|
DÜNYA HAYATI
İnsanın doğumundan ölümüne kadar yaşadığı süre, ömür. İnsan bu sınırlı hayatını dünyada geçirir; orada yaratıcısı tarafından sunulan nimetlerden faydalanır. İyi veya kötü işlerle bu hayatını geçirir. Sonunda Allah'ın huzuruna gider. "Hayat" hakkında tarih boyunca birçok felsefî nazariye ortaya atılmış; hayatın başlangıcı, gayesi, anlamı konularında tutarsız ve insanı tatmin etmekten uzak çeşitli yorumlar yapılmıştır. Kur'ân-ı Kerîm bunlardan bazılarını örnek olarak bize tanıtmaktadır:
"Dediler ki: Ne varsa dünya hayatımızdır, başka birşey yoktur. Ölürüz, yaşarız; bizi zamandan başkası helâk etmiyor (bizi öldüren yalnız zamandır). Fakat onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zannediyorlar." (Câsiye, 45/24) "Ne ise hep bu dünya hayatımızdır, ölürüz ve yaşarız (bir kısmımız ölürken bir kısmımız doğar), biz öldükten sonra diriltilecek değiliz" (Mü'minûn, 23/37) Âyetlerde bahsedilen inanç sahipleri "hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu" zanneden, öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden ateist (dinsiz) ve materyalistlerdir. "Dünya Hayatı" konusunda en açık ve doyurucu bilgiyi Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şerifler vermektedir. Kur'ân-ı Kerim'de "dünya hayatı" ifadesi kırka yakın yerde geçmektedir. Bunun karşılığında bazan "âhiret" kelimesi (el-Mü'min, 40/39) (Fussilet, 41/31; ez-Zuhruf, 43/35; el-A'lâ 87/16); bazen (yevmü'l-kıyame) (el-Kasas 28/61) terkibi kullanılmıştır. İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) ve eşi Hz. Havva Cennet'te kendilerine yasak edilmiş ağacın meyvesinden yiyince Allah (c.c.) onları yeryüzüne indirdi: "Derken Şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (nimet yurdu)ndan çıkardı. (Biz de) dedik ki: "Birbirinize düşman olarak inin; sizin yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lâzımdır. " (el-Bakara, 2/36) Kur'ân-ı Kerim, dünya hayatını şöyle tarif ve tasvir ediyor: "Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda (birbirinize karşı) övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekicilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah'tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı ise, sadece aldatıcı bir geçinmedir" (el-Hadîd, 57/20)
"Onlara dünya hayalının tıpkı Şöyle olduğunu anlat: (Dünya hayatı) gökten indirdiğimiz bir su gibidir. Yerin bitkisi onunla karıştı ve (sonunda bitkiler) rüzgarların savurduğu çöp kırıntıları haline geliverdi. (İşte hayat böyle bir mevsim kadar kısadır. Hayatı yeşerten, kurutan, tekrar yeşertecek olan hep Allah'tır) Allah her şeye kâdirdir. " (el-Kehf, 18/45) "Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer inanır, (günahlardan) korunursanız (Allah) size mükâfatlarınızı verir ve sizden (bütün) mallarınızı istemez (sadece zekât ve sadaka gibi cüz ı bir miktar taleb eder) " (Muhammed, 47/36) Allah, ölümü ve hayatı insanları imtihan etmek için yarattığını şöyle ifade ediyor: "O hanginizin daha güzel iş yapacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O üslündür, bağışlayandır" (el-Mülk, 67/2) "Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele" (el-Bakara, 2/155) Allah, yapacağımız işlere göre bizi hesaba çekmek, iyi işlere mükâfat, kötü işlere ceza vermek üzere bu dünya hayatını yarattığından iyi ve kötü işleri peygamberleri ve kitapları aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Bu, Allah'ın rahmetinin bir eseridir. İnsanlar Allah'ın gönderdiği programa göre hayatlarını düzenlerlerse kurtuluşa ererler. Bunu düşünüp muhakeme etsinler diye Allah insanlara akıl da vermiştir. Allah'ın bildirdiği emir-yasak ve tavsiyeler aklı selim ile birlikte insanı sırat-ı müstakime (doğru yola) götürür. İnsanda meleklerden farklı olarak, kötü yola sevkeden nefis ve şeytan vardır. İnsan ne ıs ve şeytanın saptırmalarına karşı daima uyanık olmalı, onlarla devamlı mücadele halinde bulunmalıdır.
Dünyanın insanı cezbeden metaı vardır. Bunlar âyette şöyle sayılmıştır: "Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, (otlağa) salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süslü (cazip) gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah'ın yanındadır." (Âli İmrân, 3/14) "Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Bâki kalacak olan güzel işler ise Rabbinin katında sevapça da daha hayırlıdır, umutça da daha hayırlıdır" (el-Kehf, 18/46) Dünya (metaı)nın ne olduğu hakkında hadis-i şerifler de vardır: Buna göre nefse hoş gelen, insanı cezbeden şeyler dünya metaıdır: "Dünya tatlı ve hoş manzaralıdır. Allah sizi orada başkasının yerine geçirecek de nasıl iş göreceğinize bakacaktır. Bu sebeple dünyadan sakınınız, kadınlardan sakınınız. İsrailoğullarının (uğradıkları) fitnenin ilki kadınlar arasında (vâki) olmuştur. " (Riyazü's-Sâlihîn, çev. M. Emre, I, 84) Dünya hayatından sonra ebedî olan âhiret hayatı vardır: Orası çalışma yeri değil, dünyadaki çalışmaların karşılığını görme yeridir. Ebedî saadet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. İyi değerlendirilmeli, ömür boşa geçirilmemelidir. Yüce Allah şöyle buyurur: " Ey inananlar, Allah'tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın, Allah'tan korkun, çünkü Allah yaptığınızı haber âlmaktadır" (el-Haşr, 59/18) Kur'ân-ı Kerim bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetlerinden meşru şekilde istifade etmemizi tavsîye etmiştir: "Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan (nasibinizi) arayın. Allah'ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz" (el-Cum'a, 62/10) "İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da yakında görülecektir" (en-Necm, 53/39-40) Müslüman herşeyi yerli yerinde yapar, dünya hayatını iyi işle (salih amel) değerlendirir. Çocuklarının rızkını helâlinden kazanmak için çalışır, elinin emeğiyle geçimini temin eder. İbadetlerini vaktinde yapar, kazandığından Allah yolunda harcamada bulunur. İnsanlara faydalı olmaya gayret eder. Dünyası için âhiretini, âhireti için dünyasını terketmez. İkisi arasında uyumlu ve dengeli bir hayat düzeni meydana getirir. Allah Teâlâ düşmana karşı güçlü olmamızı, üstün silahlar hazırlamamızı, böylece Allah'ın düşmanlarını korkutmamızı istemiştir: "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) hazırlayın. Bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman) kimseleri korkulursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız." (el-Enfâl, 8/60)
Kur'ân-ı Kerim bizi esas olarak âhiret amellerine teşvik ediyor, fakat dünyadan da nasibimizi unutmamamızı hatırlatıyor. İyilik yapan da kötülük yapan da karşılığını eksiksiz görecektir: "Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Ve kim zerre ağırlığınca Şer yapmışsa onu görür." (İnsana ameli gösterilir, insan yaptığını görür) (ez-Zilzâl, 99/7-8). "Rabbinizden bir bağışa ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, takva sahipleri için hazırlanmış bulunan Cennet'e koşun" (Âlu İmrân, 3/133) " Allah'ın sana verdiği (bu servet) içinde âhiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma. Allah sana nasıl iyilik ettiyse sen de öyle iyilik et; yeryüzünde bozgunculuk etmeyi isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez." (el-Kasas, 28/27) Mal ve evlâd dünya hayatında insani en çok meşgul eden iki nimet olduğundan bunların tehlikesine işaret edilmiş, bunların Allah'a ibadete engel olmaması istenmiştir: "Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitne (imtihan)dir. Allah'a gelince büyük mükâfat O'nun katındadır. " (el-Enfal, 8/28) "Ey inananlar, mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanlardır. " (el-Münâfikun 63/9)
"Ey insanlar, Allah'ın va'di gerçektir sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (Şeytan) Allah'ın affına güvendirmek sureti ile sizi aldatmasın " (el-Fâtır, 35/5) Hadîs-i Şeriflerde de dünya hayatının aldatıcılığı ve fânîliği üzerinde durulmuş, buna karşı insanlar uyarılmıştır: "Haberdar olun! Dünya mel'undur. Dünyada olan (mal, mülk) de mel'un! Ancak Allah'ın zikri ve ona yaklaştıran şeylerle bilen ve öğreten (kimse) müstesna!" "Siz akar edinip de dünyaya rağbet etmeyiniz. " "Şayet dünya, Allah katında sivrisineğin kanadına denk olsaydı, O (Allah) hiçbir kâfire ondan bir yudum su bile içirmezdi. " "Ademoğlu, malım malım diyor. Ey Ademoğlu, senin yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin, yahut tasadduk edip (sevabını) defterine geçirdiğinden başka senin malın mı var!" Abdullah b. Mes'ud (r.a.) demiştir ki: Rasûlullah (s.a.s.) bir hasır üzerinde uyumuştu. Yan tarafında iz bırakmış olduğu halde kalktı. Biz: "Ey Allah'ın Rasûlü, sizin için bir döşek edinsek..." dedik. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): "Benim dünyaya ülfetim yoktur (ki yatağa rağbet edeyim). Bu dünyada ancak ağaç altında gölgelenen, sonra ayrılıp terk eden binekli (yolcu) gibiyim" buyurdular. (Riyazü's-Sâlihîn, çev. M. Emre, s. 354-356) Kur'ân-ı Kerim
Hz. Âdem'in şeytana uyarak işlediği hata dolayısıyla tövbe etmesinden ve Rabbinin onun bu hatasını bağışlamasından sonra ona dünyaya inme emrinin ve halifelik görevinin verildiğini, bu görevin kıyâmete kadar devam edeceğini, Âdem'in sadece şeytanın sapıttırması yüzünden yeryüzüne indirilmediğini, Âdem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olarak yaratıldığını, halifelik görevine şeytana uyarak işlediği hatanın vebâlinden arınmış olarak başladığını ve dünya hayatında sadece Allah'a kullukla imtihan olmak zorunda bulunduğunu açıklamaktadır. Oysa muharref hristiyanlıkta insanların "günahla" doğdukları inancı vardır ki, bu, İslâm'ın açıklamasına ters düşmektedir. Allah, nimeti kendilerine ulaştıktan sonra onu değiştirenlere şiddetli bir ceza vereceğini Kur'ân'da açıklamakta ve: "Küfredenlere dünya hayatı cazip görünmekte ve bu sebeple iman edenlerle alay etmektedirler. Halbuki Allah'tan sakınanlar kıyâmet günü onların Çok üstündedirler. Allah dilediğine hesapsız rızık verir." buyurmuştur. (el-Bakara, 2/212) Dünyanın anlamını açıklarken: "İnsanlardan hangisinin daha iyi iş işlediklerini ortaya koyalım diye yeryüzündeki şeyleri ona süs yaptık. " buyurur. (el-Kehf, 18/7)
Bütün belaların temeli dünya hayatını gaye edinmektir. Dünya hayatına ağırlık veren, öğütten yüz çevirir. Çünkü öğüde, hidâyete kulak vermek isteyen, yaşamını mutlaka âhiret temeline dayandıracaktır. Ancak iman ve salih amel insanı dünya hayatının aldanmasından alıkoyar. Âhirete inananlar dünya hayatını kaybetmez. Çünkü însana verilen hilâfet görevi, yeryüzünün imar edilip nimetlerinden faydalanılmasını gerektirir. Ama sadece dünya hayatını isteyenler haram, talan, zulüm sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, dosdoğru müslümanları da dünyaya uydurmak isterler. Halbuki dünya hayatı; iman ve ibadetin ulvîliğine denk olmayan br oyalanmadır. Asıl hayat âhirettedir. Dünya, sadece İslâm'ı yaşamak, İslâm'ı hâkim kılma mücadelesi vermek ve Allah'ın yolunda çalışmak içindir.
Dünyaya bağlılık, sonu hüsranla bitecek bir maceradan ibarettir.
22:20 - 2/2/2008 - {1} -
| DUA DİLİMİZDEN DÜŞÜYOR MU? |
Herkes bilinçli bilinçsiz duaya sığınır Dua, Yüce Yaratıcı’ya bağlılık noktasında bütün kültürlerde vardır. Günlük hayatta hiç ummadığınız kişilerin arabaya besmele ile bindiğine çok defa şahit olmuşsunuzdur. İşte bu, fıtratın dirilişi ve harekete geçişidir. Her insanda aslında ulvi varlığa bağlanma ve sığınma ihtiyacı söz konusudur. Cenazelerde ve bazı zor durumlarda insanların belli belirsiz dualar okuduğunu fark edersiniz.
Çünkü dua, kul olmanın ve inancın en temel unsurlarındandır. Bir ibadet ve davranış biçimi olarak dua, insan hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsanlar arzu ettikleri ve ihtiyaç olarak gördükleri pek çok şeyi, şu ya da bu şekilde inandıkları yüce Varlık’tan isterler. Ancak, dua ve diğer ibadet anlarında, özellikle de namaz kılma sırasında, kişilerin mümkün olduğu ölçüde günlük hayattan ve dünya işlerinden uzaklaşması gerekmektedir. Bu günlük hayattan uzaklaşma, ruhun özlediği manevi âlemle buluşma olarak değerlendirilmelidir. Bu ulviliğe erişen insanların hayatları daha bir anlam kazanmaktadır.
Dürüst ve samimi dua
Duaların kabul olunması için dürüst, müslümanca bir hayat ve samimiyet gerekir. Bunu şu ayet-i kerimeden anlıyoruz; “Allah buyurdu ki: Dualarınız kabul edildi. Dürüst olmaya devam edin, doğru ve istikamet üzere olun ve sakın bilmezlerin yoluna tabi olmayın” (Yûnus, 10/89). Demek ki duaların kabul edilmesi, dürüstlük ve istikamet üzere olmakla yakından alakalıdır. Ayrıca cahillerin sözlerine de aldanmamak gerekmektedir.
“Duâ müminin silahı, dinin de direğidir.” Peygamber efendimiz, “Allah-ü Teâlâya günah işlemeyen dil ile duâ edin!” buyurunca, böyle bir dilin nasıl bulunacağı soruldu. Bunun üzerine “Birbirinize duâ edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir” buyurdu.
Duâ şartlarına uygun yapılmalıdır. Duanın kabul olması için temel olarak iki şey gerekir. 1-Duâ ihlas ile yapmalıdır. 2-Yediği ve giydiği helalden olmalıdır. Dua ihtiyacı gideren, saâdete kavuşturan kapının anahtarıdır. Bu anahtarın dişleri, helâl lokmadır.
İnsan nankördür. Çoğu defa ihtiyaç halinde dua eder, sonra unutur gider. “İnsana bir sıkıntı dokunduğu vakit, gerek yan yatarken gerek otururken, gerek dikilirken, Bize dua eder durur; kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o müsriflere yaptıkları işler, böylece güzel gösterilmektedir.” (Yûnus, 12). İnsan olabilmek vefa üzere yaşamakla mümkündür. Vefanın en büyüğüne de Rabbimiz layık değil midir? Dualarımız neden kabul olmuyor? İbrahim b. Edhem, Basra çarşısında gezerken şöyle bir soruya muhatap olmuş: “Ey Ebu İshak! Allah, Kur'an'da ‘Bana dua edin, dualarınızı kabul edeyim’ buyuruyor. Biz dua ediyoruz; ama Allah dualarımıza karşılık vermiyor.” Bunun üzerine İbrahim b. Edhem (ks) şöyle buyurmuş: “Çünkü sizin kalplerinizi on şey öldürmüş: Allah'ı biliyorsunuz; ama O'nun hakkını vermiyorsunuz, eda etmiyorsunuz. Kur'an'ı okuyorsunuz; ama onunla amel etmiyorsunuz. Allah Resulünü sevdiğinizi iddia ediyorsunuz; ama O’nun sünnetini terk ediyorsunuz. Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyorsunuz, sonra da ona uygun hareket ediyorsunuz. Cennete istekli olduğunuzu ifade ediyorsunuz, onun için çalışmıyorsunuz. Cehennemden korktuğunuzu söylüyorsunuz, ondan kaçmıyorsunuz. Ölümün hak olduğunu söylüyor; fakat onun için hazırlık yapmıyorsunuz. İnsanların ayıplarıyla uğraşıp kendi ayıplarınızı unutuyorsunuz. Allah'ın nimetlerini yiyor; fakat şükrünü eda etmiyorsunuz.”
İnsanı Rabbi katında değerli kılan duasıdır. “(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 77).
Dikkat! Dua dilimizden düşüyor
Günümüz müslümanı hayatında duaya nasıl bir yer veriyor? Dualar içtenlikle mi yapılıyor? Yoksa namaz sonraları bile duayı ihmal mi ediyoruz? Dualar gafletle mi yapılıyor, yoksa bilinçle mi? Bunun toplumda, ailede, iş yerinde ne gibi yansımaları oluyor. Bugün en büyük derdimiz gaflet, dolayısıyla dualarımız da bir formaliteden öte geçemiyor.
Bir yandan nefsimizin dilediği gibi yaşıyoruz, Allah’ın istediği gibi değil; öbür taraftan gafletle dua edip tesir etmesini, isteğimizin kabul olmasını bekliyoruz. Allah bizim kuralımıza göre iş yapmıyor, kendi kuralına göre iş yapıyor. O halde O’nun kurallarına göre kulluk ve dua etmemiz gerekiyor. Bazı insanların arabaya binerken besmele çekmesi, maşallah demesi, gibi sadece alışkanlık, kültür ve folklorik bir yaklaşım duanın tesirini yok ediyor. Özellikle bazı çevreler, bu tür şeyleri folklorik, kültürel bir alışkanlık haline getirmek için gayret gösteriyor. Yani bazıları bilinçli olarak toplum mühendisliği yapıyor, Müslümanların inancını sarsmaya çalışıyor.
Tabi bu durum inancı zayıf veya şüpheli kesimlerde daha yaygın, yani bazıları dini, bir tür hurafeler yığını gibi göstermeye çalışıyorlar. İçteki inanma ihtiyacını, samimi ve içten olmayan duayla tatmin etmeye çalışmak, insanı hakiki huzura götürmez.
Gerçi bazı dindar olmaya çalışan insanlar duayı ve besmeleyi hatırlamazken; diğer bazılarının besmeleyi ihmal etmemesi de fıtratın uyanışı ve kişinin sığınma ihtiyacının da bir göstergesi olabilir.
Buluşma ve ayrılma anlarında söylenen selam ve dua merkezli ifadelerin yerini, yabancı ve sahte ifadelerin alması ayrı bir toplumsal hastalık. ‘Allah’a ısmarladık’, ‘Allah’a emanet ol’ gibi duaların yerine; ‘bay bay’, ‘bye’ veya ‘güle güle’ vs. gibi bizim dilimiz, dinimiz ve kültürümüzde karşılığı olmayan veya sonradan sokulan deyimler, doğru (sahih) örften uzaklaşmanın ve yozlaşmanın boyutlarını göstermektedir. Evet, hedef anlaşılıyor, dilimizi yozlaştırıp, dini ölçüleri günlük hayattan silmek…
Oysa hiçbir kelime ve hareket, boş ve anlamsız olarak yapılmamaktadır. Mesela; sabah karşılaştığınız bir kimseye ‘günaydın’ dediğinizde, sadece dünyevi anlamda bir iyi niyet dileğinde bulunmuş olursunuz, fakat hiçbir şey sizin dilemenizle olmadığı için bu söz boş ve yersiz bir dilekten öteye geçmez; ama ‘hayırlı sabahlar’ dediğinizde, o kişi için Allah’tan hayır dilemiş, dua etmiş olursunuz. Ve her şeye sözü geçen, yapan, yaratan Allah olduğu için sizin duanızın bir karşılığı ve manası vardır.
Biz bir ayeti kerime ile sohbetimizi neticelendirelim. “Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme” (Kehf, 28).
Bunları yapabilirsek, özlediğimiz verimli toplumsal huzura kavuşabiliriz. Allah katında dualarımızla değerli olabilmek temennisiyle… |
22:22 - 9/10/2007 - {4} -
Gün ışımamış sabah yakındır... Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı.İniltiyi rüya gördüğüne yordu.Dudakları susuzluktan çatlıyordu,öyle susamıştı.Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü.Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı.Ama rüyamıydı uyanıkmıydı farkında değildi.Sesin geldiği yöne doğruldu.O an rüyada olduğuna iyice emin oldu.Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle: <
_İnleyen sen miydin?<
_Evet dedi seccade<
_Niçin ağlıyorsun?<
Seccade yine içe işleyen bir sesle: <
_Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin.Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok! <
_Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam. <
Seccade: <
_Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil.Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir. <
_Anlamadım dedi adam, meraklı gözlerle seccadeye <
_Ağlarım çünkü Allah'ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler.İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüd namazı kılmazlar.Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için namaz kılmazsın. <
_Beni rahat bırak deyip döndü adam. <
_Ey Allah'ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı, ah bu sabah namazı! Namazlar arsında müstesnadır.Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o. Yetmiyor mu? Gece gündüz dünya için koşturduğun, Aziz ve Kahhar olan Allah'ın çağrısına neden icab etmezsin!!! <
Adam yine sıkılarak: <
_Ey seccadem beni rahat bırak. Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.<
_Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya çalışıyordu. <
_Demekki sen dünyaya ahiretten daha çok önem veriyorsun. <
Adam iyice öfkelendi: <
_Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. <
Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyicr alçaltarak: < _Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi.Sen o nurlu Peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmezmisin."Her kimki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederlerse ateşe girmeyecek", ve yine o güzel insan "Kim şu iki namazı(sabah_ikindi veya sabah_yatsı) kılarlarsa cennete girer." Ve nihayet "Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi."
Bunun üzerine adam yatağından doğrulup: <
_Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi.. <
_Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi.
_Yarın inşallah, mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam.<
Seccade son bir ümitle;<
_Kişi salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir.Sorun uyumaksa, kabirde uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle ey Allah'ın kulu!
Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı.Seccadede bir süre sessiz kaldı.Adam uykuya devam etti. <
Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuya dalmıştı bile.
Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu. <
_Ey tövbesini yarına erteleyen bilirmisin yarına çıkabileceğini!!!
Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süreside kısıtlı gün gelip, atar, farkında olmdan. < alıntı
23:20 - 12/9/2007 - {2} -

Yukarda gördüğünüz fotoğraf Amerikan Uzay Araştırma Merkezi'nden (NASA) alınmıstır. Fotograf Amerikan Uzay Araştırma Merkezi'nin (NASA) en son teknolojiyle yaptığı teleskoplarla samanyolu gezegeninden sonra evrende elde ettiği en son görüntüdür.Bu fotografa NASA yetkilileri bir açıklama getirememistir ve bu fotografı islam alimlerine bir açıklama yapmaları için göndermislerdir.İslam alimleri de yukarıdaki ayeti beyan etmislerdir.
Kuran-ı Kerim (Rahman suresi 37. Ayet) Bismillahirrahmanirrahim; Gökyüzü yarıldığı zaman açılmış bir gül halini aldığında. Başka hangi şeyle Rabbinizi yalanlamaya kalkışırsınız ? ( Rahman suresi: 37)
21:35 - 14/1/2007 - {11} -

Besmelenin fazileti
İlk yazılan, Besmeledir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, Besmeledir. Müminler, Besmele yardımı ile, Sırâttan geçer. Cennet davetiyesinin imzası Besmeledir. Peygamberimiz, (Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ, çocuğun ve anasının ve babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır) buyurdu.
Euzü okumak, (Euzü billâhi mineş-şeytânirracîm),
Besmele okumak ise, (Bismillâhirrahmânirrahîm) demektir.
Hadis-i şerifte, (Kur'an-ı kerime saygı göstermek, Euzü okuyarak başlamakla olur ve Kur'an-ı kerimin anahtarı, Besmeledir) buyuruldu. Sure okurken, Euzü Besmele okunur. Âyet-i kerime okurken, âlimlerin çoğuna göre, yalnız Euzü okunur. Sure veya âyet okumaya başlarken Euzü okumak vacip, Fatiha okumaya başlarken Besmele okumak da vaciptir. Diğer surelere başlarken Besmele okumak sünnettir.
Namazda, Sübhaneke okuduktan sonra Euzü Besmele okumak sünnettir. Allahü teâlâ, (Kur'an-ı kerim okuyacağın zaman E'uzü... söyle) buyuruyor. (Nahl 97)
Kesin haram olduğu bilinen bir şeyi mesela şarap içerken veya domuz eti yerken Besmele çekmek küfürdür.
İyi işlere Besmele ile başlamalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.) [Beyheki]
(Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan, “Bu eve girmeme imkan yok” der, dönüp gider.) [Tibyan]
(Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allahü teâlâ Cehennemden çıkarır.) [Tergibussalat]
(Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır, Allahü teâlâ da razı olur.) [Deylemi]
(Besmele ile işe başlayanın günahları af olur.) [İ. Rafii]
(Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, daha sofra kalkmadan günahları af olur.) [Taberani]
(Besmele ile yenen yemek bereketli olur.) [İbni Mace]
(Sıkıntıya düşen, “Bismillahirrahmanirrahim ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyil azim” derse, her türlü sıkıntıdan kurtulur.) [Deylemi]
(Bin kere Besmele okuyanın dört bin büyük günahı af olur.) [Tergibussalat]
(Soyunurken çekilen Besmele, cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler.) [İ. Ebiddünya]
(Helaya girerken çekilen Besmele, cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler.) [T. Salat]
(Besmele yazılı bir kağıdı, yerden kaldıran sıddıklardan yazılır.) [Tergibussalat]
(Besmelesiz koku sürünen, şeytanlara da koku sürmüş olur.) [İbni Sünni]
(Şeytandan korunmak için, yemeğe Besmele ile başla!) [Taberani]
(Su içerken Besmele çek, bitince de, Elhamdülillah de ve üç nefeste iç!) [İbni Sünni]
(Yemeğe başlarken, Besmele çekin! Eğer unutursanız, hatırladığınız zaman "Bismillahi alâ evvelihi" deyiniz!) [Tirmizi]
Besmele unutularak kesilen hayvanı yemek helal midir?
CEVAP
Evet. Ancak keserken besmele kasten söylenmezse, yemek helal olmaz. Kasten besmelesiz kesmek haramdır. (R. Muhtar)
Guslederken besmele okunur mu?
CEVAP
Okunur. Hatta kelime-i şehadet de getirmek iyi olur.
İşlere başlarken kısaca Bismillah demek yetişir mi?
CEVAP
Yetişir. [“h” harfinin iyice belli olması için] (Bismillahi) de denir. (Bismillah) demek de caizdir.
Besmele ile başlanılan iş bitince de, (Elhamdülillah) demeli, yani Allah’a şükretmelidir!
İbrahim suresinin, (Şükrederseniz elbette nimetimi artırırım) mealindeki 7.âyet-i kerimesi ile (Az-çok bir nimete kavuşan "Elhamdülillah" derse, Allahü teâlâ, o kimseye bu nimetten daha iyisini verir) ve (Yiyip içtikten sonra "Elhamdülillah" diyenden Allahü teâlâ razı olur) hadis-i şerifleri, nimete şükredince, hem eldeki nimetin yok olmaktan kurtulacağını, hem de yeni nimetlerin ele geçmesine sebep olacağını bildirmektedir. (T.Gafilin)
23:24 - 12/1/2007 - {yok} -
SAHABE VE RAMAZAN
Ashâb-ı kiram hazerâtı Ramazan’da çoşkulu bir ibâdet iklimine girerlerdi. Kendileri oruçlarına îtinâ ettikleri gibi yavrularının da bu şuurla yetişmesine gayret ederler, onları Ramazan’ın bereketinden istifâde ettirirlerdi. Nitekim Hz. Ömer, ramazanda sarhoş olan birini: -Yazıklar olsun sana! Bizim çocuklarımız bile oruç tutmaktadır, (Buhârî, Savm, 47) diye azarlarken, ashâbın Ramazan heyecânını, çocukları ile birlikte teneffüs ettiklerini ifâde etmiştir. Gerçi sahâbe-i kirâm ramazan hâricindeki vakitlerde de nâfile ibâdetlere, bilhassa oruca çok önem vermişlerdir. Pazartesi-Perşembe, eyyâm-ı biyz gibi belirli vakitlerde ve buldukları her fırsatta oruç tutmuşlardır. Hanım sahâbîlerden Rubeyyi’ bint-i Muavviz -radıyallâhu anhâ- diyor ki: “…Biz aşure orucu tutardık. Küçük çocuklarımıza da tuttururduk. Mescide gider çocuklara yünden oyuncaklar yapardık. Onlardan biri yiyecek için ağladığında bu oyuncağı ona verir ve iftar vaktine kadar beklemesini sağlardık.” (Buhari, Savm, 47; Müslim, Siyam, 136) Sonra sahâbîler bir oruçluya iftâr ettirmenin, bir açı doyurmanın sevâbı peşinde koşar, devamlı olarak sofralarına misafir ararlardı. Humeyd bin Abdirrahman ashâbın iftarı ile alakalı diğer bir hususu şöyle anlatır: “Hz. Ömer ve Hz. Osman -radıyallahu anhüma-, akşam namazını, gecenin karanlığını (ufukta) görür görmez daha iftarı açmadan kılarlar, namazdan sonra da oruçlarını açarlardı. Bunu ramazanda yaparlardı.” (Muvatta, Sıyâm, 8) Ramazan gecelerinin ihyâsı, mağfiret sebebidir. Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-: “Kim, inanarak ve sevâbını Allâh’tan umarak Ramazan gecelerini ihyâ ederse, geçmiş günâhları affolunur.” buyurmuştur. (Buhârî, Terâvih, 46) Bu sebeple ashâb-ı güzîn ramazan gecelerinde uzun uzun ibâdet etmeyi itiyad hâline getirmişlerdir. Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Ramazan’da, mescidin bir kenarında namaz kılan bir gruba uğramıştı. “-Bunlar ne yapıyor?” diye sordu. “-Bunlar, ezberlerinde fazla Kur’an bulunmayan kimselerdir, Übeyy bin Ka’b -radıyallahu anh- onlara namaz kıldırıyor!” dediler. Efendimiz -aleyhissalâtu vesselâm-: “-İsabet etmişler, ne kadar güzel ve iyi bir şey yapıyorlar!” buyurdular. (Ebu Dâvud, Ramazan, 1/1377) Hasan Basri -rahimehullah-’ın anlattığına göre Hz. Ömer insanları Übeyy bin Ka’b’ın yanında toplamıştı. O, bunlara ramazan gecelerinde namaz kıldırmıştı. (Ebû Dâvud, Vitr, 5/1429) Ubeyy -radıyallahu anh- şöyle diyor: “Ramazanda (teravih) namazından ayrılıp, hizmetçilerden alel acele sahur yemeği getirmelerini isterdik, çünkü vaktin çıkmasından korkardık.” (Muvatta, es-Salât fi’r-Ramazân, 7) Demek ki kendilerini namaza verince, sabahlara kadar ondan ayrılamıyor, imsâk vakti daralınca ancak bırakıyor ve yemeklerini yiyorlardı. Bir de Übeyy -radıyallâhu anh- güzel Kur’an-ı Kerîm okuması ile meşhur bir sahabîdir. Bu sebeple insanlara Ramazan gecelerinde Kur’an ziyâfeti de veriyordu. Şu rivâyet de ashâbın Ramazan ve sâir vakitlerde geceleri nasıl değerlendirdiğini göstermektedir: “Müzzemmil suresinin baş tarafı indiği zaman mü’minler, Ramazan ayındaki kalkışları gibi geceleri kalkarlardı. Bu hâl surenin (ruhsat getiren) son kısmı nâzil oluncaya kadar devam etti.” (Ebu Davud, Tatavvu, 17/1305) Bu, Müzzemmil suresinin son kısmı nâzil olduktan sonra kalkmaz oldular, mânasına gelmemektedir. O zamana kadar farz olarak kalkıyorlardı, bundan sonra nâfile olarak devam ettiler, demektir. Çünkü hadis-i şerifte: “Gecede bir saat vardır ki, müslüman bir kimsenin Allah’tan, dünya veya ahirete müteallik bir hayır talebi, o saate rastlarsa, Allah dilediğini ona mutlaka verir. Bu saat her gecede vardır” buyrulmuştur. (Müslim, Müsafirin, 166) Müslüman olmak için Âlemlerin Efendisi’ne gelen Sakîf kabilesi heyeti Medîne’ye Ramazan’da girmişlerdi. Peygamber -aleyhisselâm- onları, kalbleri yumuşasın diye, Mescid’de misâfir etti. (Ahmed, IV, 218) Temsilciler, geceleyin okunan Kur’ân-ı Kerîm’i, ashabın teheccüd namazında okuduğu sûreleri ve müslümanların beş vakit namazlarında saf oluşlarını seyretmekte idiler. (Vâkıdî, III, 965) Onlara İslâm’ın farzları ve ahkâmı öğretildi. Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Ramazan’ın kalan kısmında oruç tutmalarını da onlara emretti. Bunun üzerine Bilal-i Habeşi, sahur ve iftarlıklarını yanlarına götürmeye başladı. (Vâkıdî, III, 968) Bu heyetten Evs bin Huzeyfe şöyle anlatır: “Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi. «–Yâ Rasûlallâh! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber -aleyhisselâm-: «–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazife edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim» buyurdu. Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma: «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar: «–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devamındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf sûresinden sonuna kadar Mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178) Ashâb-ı kirâm Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e: “–Hangi sadaka daha faziletlidir?” diye sorunca, “–Ramazan ayında verilen sadaka” buyurmuşlardı. (Tirmizi, Zekat, 28/663) Bu sebeple sahâbîler zekâtlarını umumiyetle Ramazan’da vermeye çalıştıkları gibi Fıtır sadakalarını ve nâfile infâklarını da bu ayda fazlasıyla verirlerdi. (Buhari, Keffârâtu’l-Eymân, 5) Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- sadaka-i fıtrın müslümanlardan büyük-küçük, kadın-erkek, her bir hür ve köle üzerine bir sa’ hurma veya bir sa’ arpa olarak farz kılındığını bildirmişti. (Buhârî, Zekât, 70-78; Müslim, Zekât, 13) İhtiyaç sâhipleri hakkında da: “Onları bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurmuştu. (İbn-i Sa’d, I, 248) Ashâbın Rasûlullâh’tan yansıyan bu güzel ahlâkı tarih boyunca ecdâdımızda da devam etmiştir. Bu yüce ahlâkın bir göstergesini Hâlide Nusret Zorlutuna şöyle anlatır: “Eskiden -pek o kadar eskiden de sayılmaz, kırk sene evveline kadar- bizde muhteşem konakların yanı başında küçük, mütevâzi, tertemiz evceğizler vardı. Bunlarda az gelirli âileler, mütekâit (emekli) ihtiyarlar, dul nineler, yetim, öksüz torunlar sükûn ve refah içinde yaşarlardı. Evet, refah içinde! Zira büyük konaklara arabalarla taşınan kışlık ve Ramazanlık erzaktan bu küçük evlerin hisseleri gizlice ayrılır, gizlice gönderilirdi. Yardım alanın izzet-i nefsini korumak bâbında bu gizliliğe bilhassa dikkat edilirdi. Ninelerimiz, «Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmamalı.» derlerdi. Şimdi olduğu gibi, giydirilen çocukların fotoğraflarını gazetelere basıp dünya âleme ilan etmezlerdi… Fakir âilelerin Ramazan erzâkını ve kimsesiz yavruların bayramlık kıyafetlerini tam zamanında yetiştirirlerdi...” (İslâm Mecmuası, sene: 1956, sayı: 7, s. 21) Allâh Rasûlü: “Ramazan ayında yapılan umre tam bir hac sayılır, yahut da benimle birlikte yapılmış bir haccın yerini tutar” müjdesini vermişti. (Buhârî, Umre, 4) Bu sebeple ashab-ı güzîn Ramazan’da daha fazla umre yapmaya gayret ederlerdi. Ramazan ayında bulunan ve bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini ihya etmek her müslümanın arzusudur. Cenâb-ı Hak zamanını gizli tuttuğu için Peygamber Efendimiz ve ashabı Ramazan’ın son on gününde îtikâfa girerlerdi. Bu, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in sünneti idi. Hz. Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın haber verdiğine göre, Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz Ramazan ayında, ibâdet husûsunda diğer aylarda görülmeyen bir gayret içerisinde olurdu. Ramazan’ın son on gününde ise, kendisini daha fazla ibâdete verirdi. Bu günlerde geceyi ihyâ eder, âilesini uyandırırdı. (Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Kadir, 5) Ashâb-ı kiram Ramazan’da böylesine ibâdete teksif olmakla birlikte diğer işlerini de ihmal etmiş değillerdi. Hatta onlar Ramazan’da cihâda bile çıkmışlardı. Nitekim Allâh Rasûlü ile birlikte Bedir Gazvesi’ni ve Mekke Fethi’ni Ramazan’da yapmışlardı. O’ndan sonra da kendileri pek çok sefere bu ayda çıkmış, Ramazan’ın bereketi ile cihâdın faziletini birleştirmişlerdi. (Müslim, Sıyâm 90; Tirmizi, Savm, 18/710); Nesâi, Savm 49) Nitekim Ebü’d-Derdâ -radıyallâhu anh- şöyle demektedir: “Biz sıcağı çok şiddetli olan bir mevsimde, Ramazan ayında Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte sefere çıktık. Hararetin şiddetinden herkes elini başına koyuyordu. Aramızda oruçlu olarak sadece Allâh Rasûlü ile İbn-i Ravâha vardı.” (Buhari, Savm 35; Müslim, Sıyâm, 108; Ebu Dâvud, Savm 45/2409)
Ramazan, tevbe ile günahlardan arınma ve ibadetlerle kemâle erme zamanıdır. Bu ayda insan kendisine çekidüzen vererek geçmişini tamir edip geleceğine bir yön vermelidir. Kaçırdığı fırsatları bu ayda yakalamaya çalışmalı, Kadir Gecesi gibi bir imkânı değerlendirmenin yoluna bakmalıdır. Ashâb-ı kirâm bu hususta başarılı olmuş ve bize zengin örnekler bırakmışlardır.
Kaynak www.firaset.net
21:22 - 7/10/2006 - {yok} -
Komşunun Daveti !
PEYGAMBER ALEYHİSSELAM’IN saadetli hanesinin yakınında evi bulunan bir komşusu vardı. Bir gün güzel bir çorba yaptı ve Resulullah’ı yemeğe davet etti. Peygamber Aleyhisselam, Hz. Aişe’yi kasd ederek:
“Onu da çağırıyor musun?” dedi.
Komşu:
“Hayır!” cevabını verdi.
“Öyleyse ben de gelemem!” buyurdu Resulullah.
O adam, bir başka gün yine yemek yaptı ve Resulullah’ı yine davet etti.
Peygamber Aleyhisselam ise ona yine aynı soruyu sordu:
“Aişe’yi de çağırayım mı?”
O adamın işi de pek bir garipti. Yine:
“Olmaz.” dedi.
Peygamber Aleyhisselam da:
“Öyleyse ben de gelemem!” buyurdu.
Resulullah’a komşu olmak bahtiyarlığına ermiş o adam, bir başka gün, üçüncü kez Peygamber Aleyhisselam’ı evine davet etti.
Resulullah’ın bu konuda kararı kesindi, sordu:
“Aişe de gelsin mi?”
Komşu bu sefer:
“Evet, gelsin!” dedi.
Bunun üzerine, Peygamber Aleyhisselam, Aişe annemizi de yanına alarak, komşusunun yemek davetine icabet etti.
Selim Gündüzalp Zafer Dergisi Ağustos - 2006
03:54 - 12/9/2006 - {yok} -
Güzel ahlâkın kaynağı Allah (cc) inancıdır
Ahlakın kaynağı ilahidir. Topluma huzur ancak Allah korku/sevgisi (havf-muhabbet) ve ahiret inancı ile yerleşebilir. Kul hakkından korkmayan insanların yaşadığı cemiyette kimse kimsenin “elinden, dilinden ve belinden” emin olamaz. Ahlak, ciddiyet ve sorumluluk duygusunun şahikasıdır. Ecdadımız, Efendimiz’in (sas) sünnetine harfiyen uymaya çalışmış, en güzel ahlak örneklerini asırlarca dünyaya göstermişlerdir.
Tarihçi İsmail Hâmi Danişmend, “Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı” adındaki eserinde, Avrupalı gezginlerin ve yazarların bize dair söyledikleri sözlere yer veriyor. Meşhur İtalyan yazar Edmondo de Amicis’in İstanbul sokaklarında karşılaştığı bir manzarayı şöyle naklediyor:
“Şurası bir gerçektir ki, İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nâzik ve en kibar topluluğudur. İstanbul’un en ıssız sokaklarında bile bir yabancı için hiçbir hakarete uğramak tehlikesi yoktur. Hatta namaz vakitlerinde bile camileri gezmek mümkündür. O vaziyette bir ecnebî, bizim kiliseleri ziyaret eden bir Türk’ten daha çok hürmet ve riâyet göreceğinden emin olabilir. Halk arasında küstahça bir bakış şöyle dursun; fazla mütecessis (meraklı) bir nazara bile tesadüf edilemez. Kahkaha sesleri gayet nâdirdir. Sokakta kavga eden ayak takımı da enderdir. Kapılardan, pencerelerden, dükkânlardan hiçbir kadın sesi aksetmez. Hiçbir fuhuş tezâhüründen, hiçbir münasebetsiz hareketten eser görülmez. Çarşının kudsiyeti de camiden aşağı değildir. El ve kol hareketleriyle karşılaşmadığınız gibi, lüzumsuz lâkırdılarla kulaklarınız da rahatsız edilmez. Halk arasında şarkıdan, kahkahadan, bağırıp çağırmadan eser yoktur. Sokakları tıkayarak herkesi rahatsız eden toplanmalar görülmez.”
“Ahlâkı tamamlamak için gönderildim”
* Cabir (ra) rivayet ediyor: Resulullah (sas) buyurdular ki: “Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlakça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.” (Cemaatte bulunanlardan bazıları): “Ey Allah’ın Resulü! Yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. “Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!” cevabını verdi. (Tirmizi, Birr 77)
Âkif merhum ne diyor? Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır Fazilet hissi insanlarda ALLAH korkusundandır. Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdan’ın Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen, ne vicdanın!
Sayı: 196 Bölüm: Kavramlar
MUSTAFA AYDIN Zaman - Ailem 09.09.2006
03:53 - 12/9/2006 - {yok} -

23:24 - 15/2/2006 - {1} -
Manevi değerler miniklere nasıl öğretilir?!
Günümüzde manevi değerler gitgide daha fazla kıymetini yitiriyor. Yardımseverlik, başkalarını önemsemek, nezaket veya sorumluluk ifadeleri anlamsız kelimeler haline geldi. Peki bu durumda çocuklarımıza 'teşekkür ederim', 'birşey değil' demeyi ya da yalan söylememeyi nasıl öğreteceğiz? Kesin olan, doğru ve yanlışın ne olduğunu bilmeyen çocukların ileride zorluk çekecekleri.
|
Günümüzde manevi değerler gitgide daha fazla kıymetini yitiriyor. Yardımseverlik, başkalarını önemsemek, nezaket veya sorumluluk ifadeleri anlamsız kelimeler haline geldi. Peki bu durumda çocuklarımıza 'teşekkür ederim', 'birşey değil' demeyi ya da yalan söylememeyi nasıl öğreteceğiz? Kesin olan, doğru ve yanlışın ne olduğunu bilmeyen çocukların ileride zorluk çekecekleri.
Küçük Serra'nın kahvaltı tabağı bin parçaya bölünmüş halde mutfak zemininde duruyor. Anne - babası ona bunun nasıl olduğunu sorduğunda, onlara ilginç bir hikaye anlatıyor: "Yabancı bir çocuk mutfağa geldi ve tabağımı yere attı!" Ebeveynler endişeli, acaba minik kızları bir yalancı olma yolunda mı?
|
|
|
|
|
Çocukların bazen anne - babalarının istedikleri gibi davranmamaları, onların potansiyel birer suçlu olduklarını göstermez. Çünkü her çocuk bir değer sisteminin içinde büyümeli ve yetişkinlerin olaylara yaklaşım biçimlerinden kendi tecrübelerini edinmeli. Genelde yalan söyleyerek karşılarındaki insanın düşünce dünyasına girmeye çalışırlar ve ne yazık ki küçük çocuklar tüm insanların kendileri gibi düşündüklerini sanırlar. Yaklaşık 4 yaşından sonra diğer insanlardan farklı düşünceler geliştirirler. Uzmanlara göre; bilinç bu yaşta oluşmaya başlıyor. Bundan dolayı çocukların ilk yalanlarının bu 'roller oyunu'nun dönemine denk gelmesi bir tesadüf değil. Bu dönemde sadece başkalarının düşüncelerini benimsemekle kalmayıp aynı zamanda onların kişiliğine de bürünmeye çalışıyorlar. Baba - anne - çocuk dünyasında günlük olarak yaşananları daha sonra oyuncak ayılar, bebekler veya komşunun köpeği ile tekrar canlandırıyor ve bu yaşta uçsuz bucaksız bir hayal dünyasına sahip oluyorlar.
Çocukların ilk yıllarında sürekli onları eleştiren, zorla onları değiştirmeye çalışan ve onlara manevi değerler öğreten ebeveynlere ihtiyaçları yok. Çünkü istenilen sosyal düşünce ve davranış biçimini özümseyebilmek için kendilerini güvende hissetmeleri gerekir. Oldukları gibi sevildiklerini ve anlaşıldıklarını bilmeliler. Sürekli doğru olmayan davranışlarda bulunduğunu hisseden çocuk zamanla içine kapanır ve bir süre sonra artık erişilemez hale gelir. Bu, çocuğunuzun her şeyi yapmasına izin vereceğiniz ve üstüne bir de doğru olmayan davranışları için onu ödüllendireceğiniz anlamına gelmiyor.
Hemen tepki göstermeyin
Ebevenyler çocuklarına, yanlış bir şey yaptıklarında mutlaka uygun bir dille söylemeliler. Ancak yolunda gitmeyen şeyler için büyük hayalkırıklıkları yaşamak için henüz erken. Anne - babaların, çocuklarının davranışlarının bir suç değil de, bir gelişme safhası olduğunu bilmeleri onları rahatlatır. Her çocuk doğru davranmak ister. Hiçbir şey onun için anne - babası tarafından kabul görmek kadar önemli değildir. Tüm davranışlarını onları mutlu etmeye ve takdir almaya odaklar. Tabii buna karşılık onların hoşuna gitmeyecek her türlü eylemi de sakınır. Elbette bunların terbiyeli olmakla hiç ilgisi yok. Çünkü bu yaştaki çocukların davranışlarında henüz bir anlam mevcut değildir. Gelişim döneminin onlara getirdikleri çerçevesinde hareket ederler. Dünyaya karşı sınırsız bir merak içinde, elleri ile onu tanımak, ağızları ile onu kavramak isterler. İstenmeyen bir davranışın sonucunda gelen bir şaplağa veya başka bir cezaya karşı çocukta, davranışları ile annesinin elini bağdaştıran bir korku gelişir. Sonuç olarak, çocuk istenildiği gibi davranır! Ama onu anlayışla karşıladığınızı ve davranışını anladığınızı bu şekilde öğretemezsiniz.
Sizi örnek alırlar
İlk etapta anne - babanın oluşturduğu örnek, çocukların duygu ve düşüncelerini geliştiriyor. Otobüste giderken engelli bir kadının bindiğini görüp sizden yer istemediği halde yerinizden kalkıyorsanız, kişiliğinizi ortaya koymuş olursunuz. Bu davranış çocuğunuzun ileride yaşam biçimini belirlemesinde yardımcı olur. Elbette onun örnek alacağı tek insan siz değilsiniz, ama ilk yıllarında en önemli kişi siz olacaksınız. Düşünceleriniz ve davranışlarınız çocuğunuz tarafından özümsenir ve onda gelişir. Burada önemli olan ne kadar mükemmel olduğunuz değil, çocuğunuzun sizi gördüğü dünyada ne kadar dürüst ve tutarlı olduğunuzdur. İşte bu da onun görüp daha sonra benimseyeceği temel davranış biçimidir.
İlk yıllarda, düşündükleriniz ve hissettikleriniz çocuklarınız için yol gösterici olacaktır. Çocukların çok hassas antenlere sahip olduklarını unutmayın: Söylediklerinizle, demek istedikleriniz uyuşmadığında bunu kolayca anlayabilirler.
Çocuğunuzu toz pembe bir gözlükle görmeye çalışın. Onun güzel yanlarına odaklanın, yolunda gitmeyen davranışlarını görmemeye çalışın. Sık sık ona, onu olduğu gibi sevdiğinizi ve kabul ettiğinizi gösterin. Manevi değerlerin temelini oluşturmak için, ona ilk yaşam yıllarında anlayış ve güven gösterin ve onu sınırsız sevin.
Ona yetişkinlerin değerler sistemine alışabilmesi için zaman tanıyın. Çocuğunuzu sevdiğiniz ve dikkate aldığınız takdirde sizin davranışınızı örnek alacaktır. Onu döverek veya başka türlü cezalar uygulayarak ancak tam tersini elde edebilirsiniz.
Önemli olan, manevi değerleri günlük yaşamınızda uygulamanız. Bir çocuk, ailesinde kimsenin diğerinin sözünü bölmediğini ve yanlış davranışların alay konusu olmayacağını görürse bu yaklaşımı benimser.
Büyüdükçe çocuklar arkadaşlarından ve televizyondan da etkilenmeye başlar. Öğrendiği bazı davranış şekilleri sizin vermek istediklerinizle örtüşmeyecektir. Bundan dolayı bu tarz faktörlerin etkilerini azaltmaya çalışın.
|
22:55 - 15/2/2006 - {yok} -
|
Tanım
hayat güzeldir
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Son Yazılar
- DÜNYA HAYATI
- Kur'an Lisani ile Konuşan Kadın
- dua
- DUA DİLİMİZDEN DÜŞÜYOR MU?
- Seccadenin Feryadı
- Nasa'nin cozemedigi fotoya Islam aleminden yanit..
- Dua âyetleri
- Besmelenin fazileti
- Hakikat Damlaları
- Bayramınız hayırlı olsun
|